(U)mutsuzluğun dibindesin. İçinden geçenleri -bir yolcu misali- gelmelerini bekler gibi bekliyorsun. Ne içinden geçenleri ne de kalbinin sesini dinliyorsun. Oysa sana her gönlünü açanı dinledin en az şarkılar kadar. Yine açtın kapılarını, dinledin, kulak verdin. Tüm bunlar geçecek dediler, geçecek dedin. Gelecek dedin, gelmedi. Geçecek dediler, -belki geçtiğine inandırdın kendini; yalnızlığın yorgunluğuna sırtını yasladın- ama geçmedi. İçindeki boşluk hep su akıtan denizden bir akvaryum misali dolmadı. Oysa tesadüflere inandırmıştın kendini. Sen gibi, yani ben gibi biri çıkacaktı karşına. Çıktı sandın, belkide çıkmıştı. Ama çıkış genellikle ayrılınan kapıda oluyordu, tehlikeli ve yanlış bir sanrıydı büyük ihtimal. Gökten elmaların değil bombaların düştüğü kadar gerçekti oysaki hayat. Tesadüflerle ve birkaç ortak ilgi noktası ile aradığın insanı, belki gözünün dibindeyken bile görmemeni sağlayacaktı bu. Zamanı gelince geçer yalnızlık dedin; adım gibi eminim. Sevgiye açlığın bir dilim ilgiyle bastırabileceğini bildiğim gibi biliyorum, bunu dedin. Yine de geçmedi.
İçtin. Çok içtin. Birkaç saat dahi olsa unutturuyordu meret. Ayılmak için bir fincan kahve idealdi üstelik. Severdin kahveyi -kahvaltıları olduğu gibi-. İçme şu mereti dediler, daha da çok içtin sigaranı ama unutamadın. Unutmadın yalnızlığını. Kalabalıklar içinde bir allah gibi yalnızdın, kıymıkları batıyordu sevgisizliğin. Sustun sen, hep sustun. Karanlığa haykırırcasına sustun. Bazen yazdın, ama bazen. Rahatlatmıyordu çünkü bu. Hüznün balçığına saplanmaktan başka bir işe yaramıyordu üstelik.
Fotoğrafçıydın. Zeki ve aylak bir fotoğrafçı. Çok çektim zamanında, şimdi de fotoğraf çekeceğim diyerek başladın bu işe. Senelerini verdin, geliştin. Bu işi meslek edindin. Hatta para kazanmaya başladın bu işten. Görüyorlardı; iyi de çekiyordun üstelik. Daha çok fotoğraf için hep gittin kaçarcasına. Uzaklara gitmek istedin hep. Kendinden ötelere...
Uyumadın doğru düzgün. Ah be oğlum, ne zaman tam zamanında uyudun ki!? Gecelerin içine saplandın, geceler içine sapladılar yıldızlarını. Karanlığın, bozgunun, tahammül sınırlarının yalnız kalmaya ve siyahın gecelerin içine gizlendiği en nazik küfürlerin yerlerini buldun, çekip çıkardın onları. Kafanı pencereden her çıkardığında birkaç yıldız görüyordun üstelik. Gökyüzü, evet, gökyüzü bu gece de parlaktı.
Oyalandın, oyaladın kendini kendinle. Umutlandın, ama artık bayatladı numaraların. Yazmayı sevemedin. Fotoğraflara gömdün kendini. Çok fotoğraf çektin, ama çektiğin acıların yanında bir hiçti bunlar. Çok okudun, çok fazla okudun o sürüngen alkolik adamı. Hem ona, hem kendine, hem insanlara aldırış etmedin çoğu kez.
Ağlattın, kimi zaman usulca kaçtın odana, sustun yine ve yine yalnızdın. Mücadele ettin, koştun. Hiç durmadan koşturdun. Yorgunluktan ayakların kopana kadar, ayakta duracak halin kalmayıncaya kadar koştun. Ama yılmadın. Uzaklıkları yok saydın bu uğurda. Yakını, yakınlarını, yakındakileri sevdin ama uzaklıklar korkutmadı hiçbir zaman seni. Kendini beğenmemene rağmen kendine benzeyenleri sevdin hep. Sık sık umut ettin. Umutlandın ve ardından umutsuzluğa kapıldın.
“Yalnız kalmak, sanırım bu en doğru seçim. Yanlız kalmak istiyorum” dediğini hatırlar gibiyim. “Sizi sevebilir miyim?” dediğini de. Eriyordun. Belki de ölüyordun. Kendinle çelişiyordun.
Geçti sandın fakat geçmedi. Ağlamadığını söyledin ama gözlerin hep doluydu. Unuttum, özlemedim sevgiyi ve sevilmeyi dedin ama içini acıtan bir şeyler hep oldu. İnsanları anlamadın, anlamlandıramadın, anlatamadın -ne onları ne kendini-. Unuttum yalnızlığımı dedin, yalanladı. Daha unuttum derken hatırladın halbuki. Hatırladıkça kanadı yaraların. Anılara sığındın, onları sevdin, ama onlar da sevmedi diğerleri gibi seni.
Sonra geçmişini unuttun, yüzleri ve sesleri unuttun, fotoğraflardan yoruldun. Çok yorulmuştun üstelik. Yırttın fotoğrafları, atmaya kıyamadın. Ama sonraları attığını anımsıyorum pek çoğunu. Çok şarkı dinledin, dinlediklerine ağladın, ağladıklarını inatla dinledin. Konuşacak birilerini aradın, konuşmak istemedin sonra. Baktın, umutlandın, dayanamadın ama eve gidince yine içtin. Söylerken utandın ama yine ağladın. Ders aldın yaşadıklarından, tekrar etmedin aynı hataları. Karşılıksız sevmemeye yemin ettin. Sevmeye de yemin etmiş gibiydin. Tekrardan kanmadın. Seni kandırmalarına izin vermedin. Tekrardan kanamadın, hala dirisin. Bir süre şarkıları dinlemedin, kitapları okumadın (ayyaş sürüngen yazar bile nerelerde bu herif demiştir arkandan), film bile izlemedin. Fotoğrafları bile bir süre sevmedin, çekmedin. Deklanşörden korktun belki de, anılardan kaçıyordun. Anıları unutunca da korktun. Hatırlayamaklarını, unuttuklarını özledin sonra. Fotoğrafları, yüzleri, sesleri, sokak kedilerini ve yağmuru bile unuttun sen. Gözbebeklerin büyüdü. Kocaman adam oldular baksana! Peki geçti mi yalnızlığın? Geçtimi unuttukların ve getirdiği acılar? Geçip gittiler mi?
- Geçmedi.
Geçer demişlerdi, hepsininki geçmişti, öyle söylüyorlardı: "hepsi geçer". Saatler su gibi akıp gidiyordu. Yazdıkların suya yazılan yazılar misali siliniyordu gökyüzünden. Yaslanacak bir omuz, direnme kuvveti verecek bir çift söz, sözlerin çıktığı dudaklara eşlik eden bir çift göz yoktu ortalıkta. Kimseler yoktu. Gökyüzü yine parlak, hava soğuk ve "o" yoktu. Varlığını yokluğa dayandırdın, kendini varlıkla kandırdın. Birini sevmeye çalıştın sonra. Yapmamaya yemin ettiğin, kendine söz verdiğin şeyi yaptın. Sevmeye çalışmaya başladın insanları. Ve o'nu arıyordun ten(ha) pürüzlerinde. Dinlemeyeceğim dediğin şarkılar geri geldi sonra, sözleri hep iç acıtıyordu. Şarkılara, filmlere ve kitaplara sırtını döndün. "Bir kadını unutmanın en iyi yolu onu edebi bir esere dönüştürmektir" derdin üstelik. Unutmak, hele ki yalnızlığını unutmaya çalışmak çok zordu. Yorgunluğa artık dayanamıyordun, göz kapakların düşüyordu. Haklıydın aslında. Ama kelimelere küstün sen, harfleri terk ettin. Cümleleri aldattın umutlarınla. Yanlıştı bu. Belki son şansındı, bir beyaz piyon ve şah kalmıştı tahtada. Şahı önemsemiyordun, biliyordum. Beklemek mesleğin olmuştu ve beklemeyi bitirmenin tek yoluydu mat. Artık biri çıksın da oyun bitsin, seni sevsin, sana kendini sevdirsin diye bekliyorsun. Ama sen hala oyun oynuyorsun! Çok beklersin.
İçtin. Çok içtin. Birkaç saat dahi olsa unutturuyordu meret. Ayılmak için bir fincan kahve idealdi üstelik. Severdin kahveyi -kahvaltıları olduğu gibi-. İçme şu mereti dediler, daha da çok içtin sigaranı ama unutamadın. Unutmadın yalnızlığını. Kalabalıklar içinde bir allah gibi yalnızdın, kıymıkları batıyordu sevgisizliğin. Sustun sen, hep sustun. Karanlığa haykırırcasına sustun. Bazen yazdın, ama bazen. Rahatlatmıyordu çünkü bu. Hüznün balçığına saplanmaktan başka bir işe yaramıyordu üstelik.
Fotoğrafçıydın. Zeki ve aylak bir fotoğrafçı. Çok çektim zamanında, şimdi de fotoğraf çekeceğim diyerek başladın bu işe. Senelerini verdin, geliştin. Bu işi meslek edindin. Hatta para kazanmaya başladın bu işten. Görüyorlardı; iyi de çekiyordun üstelik. Daha çok fotoğraf için hep gittin kaçarcasına. Uzaklara gitmek istedin hep. Kendinden ötelere...
Uyumadın doğru düzgün. Ah be oğlum, ne zaman tam zamanında uyudun ki!? Gecelerin içine saplandın, geceler içine sapladılar yıldızlarını. Karanlığın, bozgunun, tahammül sınırlarının yalnız kalmaya ve siyahın gecelerin içine gizlendiği en nazik küfürlerin yerlerini buldun, çekip çıkardın onları. Kafanı pencereden her çıkardığında birkaç yıldız görüyordun üstelik. Gökyüzü, evet, gökyüzü bu gece de parlaktı.
Oyalandın, oyaladın kendini kendinle. Umutlandın, ama artık bayatladı numaraların. Yazmayı sevemedin. Fotoğraflara gömdün kendini. Çok fotoğraf çektin, ama çektiğin acıların yanında bir hiçti bunlar. Çok okudun, çok fazla okudun o sürüngen alkolik adamı. Hem ona, hem kendine, hem insanlara aldırış etmedin çoğu kez.
Ağlattın, kimi zaman usulca kaçtın odana, sustun yine ve yine yalnızdın. Mücadele ettin, koştun. Hiç durmadan koşturdun. Yorgunluktan ayakların kopana kadar, ayakta duracak halin kalmayıncaya kadar koştun. Ama yılmadın. Uzaklıkları yok saydın bu uğurda. Yakını, yakınlarını, yakındakileri sevdin ama uzaklıklar korkutmadı hiçbir zaman seni. Kendini beğenmemene rağmen kendine benzeyenleri sevdin hep. Sık sık umut ettin. Umutlandın ve ardından umutsuzluğa kapıldın.
“Yalnız kalmak, sanırım bu en doğru seçim. Yanlız kalmak istiyorum” dediğini hatırlar gibiyim. “Sizi sevebilir miyim?” dediğini de. Eriyordun. Belki de ölüyordun. Kendinle çelişiyordun.
Geçti sandın fakat geçmedi. Ağlamadığını söyledin ama gözlerin hep doluydu. Unuttum, özlemedim sevgiyi ve sevilmeyi dedin ama içini acıtan bir şeyler hep oldu. İnsanları anlamadın, anlamlandıramadın, anlatamadın -ne onları ne kendini-. Unuttum yalnızlığımı dedin, yalanladı. Daha unuttum derken hatırladın halbuki. Hatırladıkça kanadı yaraların. Anılara sığındın, onları sevdin, ama onlar da sevmedi diğerleri gibi seni.
Sonra geçmişini unuttun, yüzleri ve sesleri unuttun, fotoğraflardan yoruldun. Çok yorulmuştun üstelik. Yırttın fotoğrafları, atmaya kıyamadın. Ama sonraları attığını anımsıyorum pek çoğunu. Çok şarkı dinledin, dinlediklerine ağladın, ağladıklarını inatla dinledin. Konuşacak birilerini aradın, konuşmak istemedin sonra. Baktın, umutlandın, dayanamadın ama eve gidince yine içtin. Söylerken utandın ama yine ağladın. Ders aldın yaşadıklarından, tekrar etmedin aynı hataları. Karşılıksız sevmemeye yemin ettin. Sevmeye de yemin etmiş gibiydin. Tekrardan kanmadın. Seni kandırmalarına izin vermedin. Tekrardan kanamadın, hala dirisin. Bir süre şarkıları dinlemedin, kitapları okumadın (ayyaş sürüngen yazar bile nerelerde bu herif demiştir arkandan), film bile izlemedin. Fotoğrafları bile bir süre sevmedin, çekmedin. Deklanşörden korktun belki de, anılardan kaçıyordun. Anıları unutunca da korktun. Hatırlayamaklarını, unuttuklarını özledin sonra. Fotoğrafları, yüzleri, sesleri, sokak kedilerini ve yağmuru bile unuttun sen. Gözbebeklerin büyüdü. Kocaman adam oldular baksana! Peki geçti mi yalnızlığın? Geçtimi unuttukların ve getirdiği acılar? Geçip gittiler mi?
- Geçmedi.
Geçer demişlerdi, hepsininki geçmişti, öyle söylüyorlardı: "hepsi geçer". Saatler su gibi akıp gidiyordu. Yazdıkların suya yazılan yazılar misali siliniyordu gökyüzünden. Yaslanacak bir omuz, direnme kuvveti verecek bir çift söz, sözlerin çıktığı dudaklara eşlik eden bir çift göz yoktu ortalıkta. Kimseler yoktu. Gökyüzü yine parlak, hava soğuk ve "o" yoktu. Varlığını yokluğa dayandırdın, kendini varlıkla kandırdın. Birini sevmeye çalıştın sonra. Yapmamaya yemin ettiğin, kendine söz verdiğin şeyi yaptın. Sevmeye çalışmaya başladın insanları. Ve o'nu arıyordun ten(ha) pürüzlerinde. Dinlemeyeceğim dediğin şarkılar geri geldi sonra, sözleri hep iç acıtıyordu. Şarkılara, filmlere ve kitaplara sırtını döndün. "Bir kadını unutmanın en iyi yolu onu edebi bir esere dönüştürmektir" derdin üstelik. Unutmak, hele ki yalnızlığını unutmaya çalışmak çok zordu. Yorgunluğa artık dayanamıyordun, göz kapakların düşüyordu. Haklıydın aslında. Ama kelimelere küstün sen, harfleri terk ettin. Cümleleri aldattın umutlarınla. Yanlıştı bu. Belki son şansındı, bir beyaz piyon ve şah kalmıştı tahtada. Şahı önemsemiyordun, biliyordum. Beklemek mesleğin olmuştu ve beklemeyi bitirmenin tek yoluydu mat. Artık biri çıksın da oyun bitsin, seni sevsin, sana kendini sevdirsin diye bekliyorsun. Ama sen hala oyun oynuyorsun! Çok beklersin.
Burak

0 yorum:
Yorum Gönder