"İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar..."
Biri bana kendimi kötü yada çok iyi hissettirdiğinde ben de ona aynı duyguları hissettirerek karşılık veririm genelde. Önemli olan hissedebiliyor mu.. Bu yetisini kaybetmiş biriyle muhatap dahi olmamak lazım. Neyse uzatmadan, yazın ortasında yağan yağmur tadında bir yazıyla devam edelim.
"Hep aynı yalanlar / yalan masallar; hep aynı yüzler / aynı düşler, hep aynı kelimeler..."
Sabah yataktan kalkıyorum, kollarımı iki yana yukarı doğru açıp geriniyorum, yatağımı düzeltip yüzümü yıkamaya gidiyorum. Lavaboda yüzüme defalarca su çarpıyorum. Derin bir ohh çekip balkona atıyorum kendimi. Çevreyi seyrediyorum, yeni uyanmış doğa da benim gibi. Sokaktan bir köpek geçiyor, doktorlar sitesinin çöplerini bir adam karıştırıyor. Yoksulluk ve zenginlik birbirine nispet yapıyor gibi. Arabasıyla bir adam işe gidiyor, durakta birkaç kişi servis bekliyor, iki genç kız dershaneye gitmek için dolmuş bekliyor. Saat yeni güne inatla daha hızlı ilerliyor. Güneş bulutlarla şakalaşmaktan gökyüzüne çıkmayı unutuyor, kimi zaman dünyanın halinden korkmuş olacak ki bulutların arkasına gizleniyor. Koşu yolunda genç bir adam kulağında kulaklıkla yavaş yavaş koşuyor. Hafif bir rüzgar esiyor; ağaç, yapraklarını kıpırdatmamak için mücadele veriyor. Çimenler fosforlu yeşile bürünüyor.
Yağmur çiseliyor.
Sessizlik keskin bir bıçak gibi. Kahvaltı sadece bir fincan çayla yapılıyor yine. Gün aynı boğukluğuyla karşımda. Yaşanmamışlıklar ciğerime doluyor, acımıyor artık kalbim. Artık hiçbir şey hissetmiyorum. Hissizlik kötü, çok kötü.. Sadece, karanlığa bürünmüş gözbebeklerimi kucaklayıp odanın köşesine diz çöküyorum. Ne bir ışık, ne bir ses... Dizlerimi karnıma doğru çekiyorum iki elimle. İnancımı kaybettim. Ne bir fotoğraf ellerimde -buruşmuş- , ne de bir dokunuş tenimde. İçimdeki fırtınalar bir bir diniyor. Yüreğimin şehirleri sessizliğe gömülüyor. Bir felaket sonrası yardım çağrısı yapıyor yüreğim. Yardım et, kurtar ne olur!
Sonra ne mi oluyor,
Sonra tanrı cennetinden bir melek bırakıyor yeryüzüne. Benim için, çook uzaklardan geliyor. Hayatımın en güzel günlerinden birkaçını bana hediye ediyor. "Bir saat daha yanında olmak için hayatımdan 10 sene verebilirim" sözü bile çıkıyor dudaklarımdan. -Ama o bunu duymuyor.- Sonra bembeyaz kanatlarını, o tatlı bakışlarıyla birleştirip açıyor gökyüzüne. Tanrı onu cennetine geri çağırıyor. Veda ederken aklımı da alıp götürüyor yanında. Cennete gidiş yolları arıyorum.
Ancak fazla günah işlemişim, zaman ve imkanlar izin vermiyor bir türlü cennete gitmeme. O yüzden bu cehennemde yanıyor içim, biliyorum. İşlemediğim günahlarımın bile acısını çekiyorum. Tanrı günahlarımızı affetsin.
Derken derin derin düşünüyorum, "acaba meleğin merak duygusundan başka birşey değil miyim?" diye. Merağını bastırmış melek için artık hiçbir anlam ifade etmiyor muyum diye.
Hep böyle mi olur?
Yağmur hızlanıyor, fırtına geliyor.
İyice ıslanmadan eve girmeli.
Ahh melek, ben daha sana doyamamıştım ki. Ya canım gözlerine bir daha uzun uzun bakmak isterse?
O kayalıkları buldum, az ilerde bizden saklanıyorlarmış. Doğum gününü de unutmadım:
"sonsuzluğun ertesi"
"Bu söylediğiniz bir an meselesidir. İçinizde mevcut olan sevgi, sarih olarak bilinmeyen bazı vesilelerle, zamanı tarif edilemeyecek olan bir anda, birdenbire birikir, tekasüf eder (yoğunlaşır); nasıl tatlı tatlı ısıtan güneş ışığı bir adeseden (büyüteçten) geçtikten sonra bir noktada toplanıyor ve yakmaya başlıyorsa, kuvvetini fevkalade arttıran bu sevgi de sizi sarar ve tutuşturur. Onu dışarıdan birdenbire gelen bir şey zannetmek doğru değildir. O, içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir." (Kürk Mantolu Madonna - sayfa 110)
Burak
0 yorum:
Yorum Gönder