Derin bir nefes al.
Daha derin.
Nefesini alırken ruhunun hıçkırdığına tanık olmuyorsan, hissetmiyorsun.
Düşlerimle sorumsuz, kararlarımla ve direnmişliğimle yorgun -hem de ne yorgun, tahmin dahi edemezsin- basamaklarını çıkıyorum hayatın. Her basamakta farklı bir iklimle karşılaşıyorum. Mevsimler, mevsimler kimin umurunda ki? Soğuk olduğunda sıcağa kaçan, sıcak olduğunda ise serinliği isteyen sizler değil misiniz? İnsanlar baskın mevsimleri (hani sıcak gibi yaz gibi; soğuk gibi kış gibi) sevmezler. Baharı severler genelde. Son yada ilk farketmez, baharlar hep okulun popüler çocuğudur. O sevilir, o özlenir. Halbuki soğuğu sevmeli sıcağın değerini gösteriyor diye, kışa saygı duymalı. Yazı sevmeli serinliği istetiyor, hatırlatıyor; herşeyin fazlası zarar der gibi yüzümüze bağırıyor diye.
Ama gel gör ki sevmeyen yoktur pek ilkbaharı. Bir ilkbahar gününde, yemyeşil çimenlerde doyasıya nefes almak; güneşi, rüzgarı, bir ilkokulun tenefüs saati canlılığını taşıyan yaprakları görmek, onlara dokunmak, rüzgarı avuçlayıp güneşi kucaklamak kim istemez ki. "Güneşli güzel günlere inanan mutlu yusufçuklar" bizler değil miyiz?
Bir de sonbahar var tabi. Sonbahar denince hep kahverengi, sarı ve turuncu gibi renkler geliyor aklıma. Sararmış yapraklar, yerlere dökülmüş renk demetleri. Kurumuş yapraklara basarken çıkan ses nasılda haz verir değil mi? Yağmurun toprakla ilk buluşması -hani sevgililerin ilk buluşmaları gibi heyecanlı olur ya, ne tatlı..- Kuşların göçleri geliyor bir de aklıma, özgürlüğe çırpılan kanatlar. Yerlerinden memnun değil küçük başlı arkadaşlarım, uçuyorlar. Hep yukardalar ama asla yüksek görmezler kendilerini kimseden. Ne büyük yürek! Oysa küçücük yüreklerine dünyayı sığdırabilen kuşların aksine ne insanlarla karşılaştım ben. Kocaman kalplerde, bir kum tanesi kadar bile sevgi bulunmayan insanlar. Yani hayata atmak bütün kabahatı, büyük hata. İnsanlar; aslında bütün mesele biziz. Doğa yeterince temiz, yeterince güzel ve hassas. Kirli olan dünya değil biziz, kalplerimiz.
O kadar kirletmişler ki, bir sanayi bacasının katlettiği gökyüzünün oksijeni doluyor insanlığımızın ciğerlerine. Kişiliksiz, sevgisiz, gurursuz ve cesaretsiz insanlar yetişiyor şehirlerde -belkide hepsi radyasyon mağdurluğudur, ne dersin? Kim inanır...-
Güneşimizin önünü gökdelenlerle kapatalı çok oldu insanlık. Birde buna medeniyet diyorlar, ne büyük insanlık ama! Ağaçların kuş yuvalarından eksik yetiştiği, egzoz dumanları içine hapsolmuş hayatlar..
Bu moloz yığınları altında nefes alamıyorum.
Nefes ...
... alamıyorum.
Bir bardak su, lütfen."İnsanlığın şerefine!"
Burak

0 yorum:
Yorum Gönder