Subscribe:

Pages

Yine



Düş kusturasım var sözcüklere yine. Mütemadiyen yazıyorum ama yaşamıyorum. Ruhum dans ediyor hayatın melodisiyle, bedenim sabit. Duman gözlerimi kızartıyor, yine meydan okuyoruz gecelere. Sevdiğim insanların hep erken yatmasını isterim ben, bu yüzden hep geç yatarım. Sevdiklerime "bak geç oldu, gözlerine yazık" derim genellikle. Yazık o parlayan doğa parçalarına. Ağaçların dallarını, okyanusların sularını gizledikleri, nehirler boyu çağladığına da tanık olduğum, taa içinin de güldüğünü gördüğüm gözlere çok değer veririm ben. Ela bir çift gözde dağların serin rüzgarını bulurum mesela, siyahlarda ise koyu bir kahve kokusunu. Yeşillerde çimenlerin özgürlük fısıltılarını duyar, mavilerde ise derin denizlerin yakamozunu görürüm. Değer veririm pırıltılara.


Yine bir geceyarısı elim sözcüklerle, düşüncelerim düşlerimle dansa kalktılar. Gözlerim düşüncelerimden efkarlı; öfke, nefret, sevgi ve boşluk dolular yine. Bir tını bulup kapılmalıyım artık diyorum, Asaf'ın dediği gibi "bir anlam gelse, ne varsa alsa, gitse. Bir anlam gelse, ne varsa verse, kalsa." diyorum.

Şafağın sökmesine aldırış etmeyeceğim yine. Sokaklarında kaybolacağım hayallerimin ve bir ev düşleyeceğim beklenenle dekore ettiğimiz. Derken köpeğimiz koşarak girecek kapıdan, üstüme atlayacak, başını okşayacaksın. Sevgi yumağından koşup tekrar çimlere gidecek bizim oğlan, kuş cıvıltılarına geri dönecek. Gramofonun başına geçtiğinde plakları gözden geçirdiğini görüyorum, ses etmiyorum, ama sen neyi seçeceğini çok iyi biliyorsun. Tanrım! O eski şarkılar yine evimizi şenlendiriyor, kulak veriyoruz.

Birgün çıkıp gitmek istiyoruz bir Ege kasabasına. Bir sahil şehrinden daha güzel ne olabilir ki? Karşı kıyıları seyre dalıyor, komşuları selamlıyoruz. Radyoda yabancı bir kanalda duruyorsun, anlamadığımız o dilde, bilmediğimiz o sözcüklerle gözlerimiz doluyor, sımsıkı sarılıyoruz birbirimize. Derken kayalıkların oraya gitmek istiyorsun, elimden tuttuğun gibi oraya götürüyorsun beni. Bir ağaç kovuğuna dayanıyoruz, başın omzumda. Güneşin batışını seyrediyoruz; aşığız doğaya olduğu kadar birbirimize de. Bir topluluğun şarkıya eşlik ettiği o harika dakikaların verdiği his, suya vuran güneş ışığıyla yüreğimize doluyor. Mutluyuz, ikimiz, "biz." Bu sözcüğe bayılırız ikimiz, değil mi? Biz. İki insanın tek bir bireye dönüşmesi, tek bir ruha bürünmesi. Bunu sevgiden başka ne başarabilir ki..

Düş bahçelerinde dolaşmaya devam ediyor, vapur seslerinden ürken martılara simit atıyoruz. Seviyoruz. 

Havanın rengi kızıllıktan griye, daha sonrada siyaha dönüyor.Gün batıyor, gece yine beni davet ediyor yanına. Omuzlarımdan silkip uyandırıyor. "Aşırı dozda hayalden öleceksin oğlum" sözü yankılanıyor kulaklarımda. Gözlerimi açtığımda tahta kokusu ve rutubetten başka birşey yok çevrede. Hertarafı toz kaplamış, klübenin tavanından sarkan örümceği görüyorum. Bir köşesi delinmiş çatıdan sızan ışık gözümü alıyor. Kolumla ışığın yüzüme vurmasını engelliyor, ayağa kalkıyorum. Çevreye bakındığımda bitmiş içki şişeleri ve bir battaniyeden başka birşey yok. Dışarı çıkmak istiyorum. Kapıyı itiyorum ve gıcırdayan eski kapıdan geçip karanlık geceye açılan bahçeyi görüyorum. Bitkiler kurumuş, sümbüller bile ölmüşler. Kahretsin!

Gerçekler yüzüme tokat gibi şaklıyor yine. Gece üzerime üzerime geliyor. Tıpkı yuvarlağın köşeleri gibi bir hayatta, mutsuzlukla lanetlenmiş bir yaşamın koynunda buluyorum kendimi. Deniz, gökyüzü ve gece yerlerindeler. Yıldızlar yine düşlerime tanıklık etmiş, bulutlara küfrediyorlar hüzünleriyle. Sonra bulutlar ağlıyorlar bana. Bir dram filminde bile izlemek istenmeyecek bir hayata düşyaşı döküyorlar. Kendime acıyorum, çok acıyorum hemde. Gitgide daha çok acıyor, yara ve hayat kelimelerini aynı anlama bürüyorum. Yaramın acısı dinmiyor. Acıyorum.

Burak

0 yorum:

Yorum Gönder